24 Eylül 2017 Pazar

Kış Temizliği

Bir keresinde birine ‘sen bana gerçekten kötülük yapsan bile benim onu algılamam üç yıl falan sürer heralde, çünkü senden asla öyle bir şey beklemem demiştim. Beni çok iyi tanıyan daha doğrusu ‘tanımak isteyen’ biriydi. Her hareketime her söylediğime dikkat eden, neye ne tepki vereceğimi, ne sevdiğimi ne sevmediğimi bilen, ihtiyacım olsa, gel desem nolursa olsun gelecek biriydi. Ben ona bunu söyledikten bir-iki hafta sonra bana kimsenin atmadığı bir kazık attı. Ne harika bir son değil mi :) Üç yıl sürmese de bu durumu algılamam ve kabullenmem cidden uzun sürdü. ‘Ama nasıl olur aklım almıyo’ diyerek geçirdim günlerimi. Fakat hayat bu, hiçbir şeyden fazlaca emin olmamak, garanti gözüyle bakmamak ve asla asla dememek lazım ;).

Bu olay git gide bende şöyle bir duygu uyandırmaya başladı: Beni en iyi tanıyor dediğim insan bana bunu yapıyorsa belki yarısı kadar tanımayan yakınlarım neler yapmaz? Tamam belki bu fazlaca paranoyak bir düşünce, elbette böyle ömür geçmez ama bu biraz da hayat kurtarıcı olabilir. Azıcık bir dikkat ve bir nebze objektif bakışla, hiç şüphe etmeyeceğiniz arkadaşlarınızın bile aslında sizin gösterdiğiniz ve size gösterdiğini sandığınızdan çok daha az değer verdiğini görüyorsunuz. İlişkinizi,  onun sizle olan iletişimini, onun başkalarıyla olan iletişimini düşününce farkına varıyorsunuz. Bu kullanma klavuzu tadında üslubun sebebi bizzat kendime deneyimlemiş olmam. ‘Kendini harcatmama klavuzu’  diyebiliriz ya da daha doğrusu ‘erken tedbir ilişki kurtarır.’ Peki  ben bunu fark ettim ve naptım? Derhal o kişiye bu konuyu açtım, tartıştım ve hayatımdan çıkardım? Elbette hayır. Sonuçta bunca zaman değer verdiğin insanı tek kalemde kötü bir bitirişle hayatından çıkarmak kendine gereksiz sorun çıkarmaktan farksız. Olan yine sana oluyor. O yüzden bu seçeneği şiddetle eliyorum. 
Tekrar. Bunu fark ettim ve naptım? Somut olarak hiç bir şey. Sadece soyut düşüncelerin ve hislerin güncellemesi. Durumu algılamak ve bundan sonra ona göre davranmak. Fakat bu şu demek değil, ona tripli ve soğuk davranmak. Hayır. İletişimim, tavrım hala aynı ama kendi içimde o kadar sevgi dolu ve fedakar değilim sanırım. E Çünkü başka napabilirsin ki? ‘Neden bana daha az değer veriyorsun? ya da ‘Neden değer bilememezlik yapıyorsun? mu diyeceksin. Eee? Kimin nasıl hissedeceğine karışamazsın ki. Hepimiz yetişkin insanlarız ve hepimizin kendi ahlaki yargıları var sen kimi nasıl değiştireceksin, neyin mücadelesini vereceksin? Belki yaptığı üzücü kırıcı ama hata mı? Ona göre değil. Eeee? Herkes isteyerek veya istemeyerek seçimlerini yapar ve sonuçlarıyla yüzleşir. Bunun sonucu da sendeki değerini kaybetmek. Ama biz illa o da bunu görsün istiyoruz. Yıllardır bitmedi şu ‘kaybettiğin kıza dön bir bak istedim’ tribi. Bana kalırsa kendiyle barışık olan, başkalarından bağımsız olarak kendine saygı duyan biri zaten buna gerek duymaz (artık gerisini siz düşünün) 


Sonuç olarak ben bir şeyleri kendi içimde çözdüm. rafları boşalttım, tozlarını aldım, tekrardan daha düzenli bir şekilde yerleştirdim. Eşyaların ruhu duymadı, ama içim ferahladı ;)

17 Haziran 2017 Cumartesi

Sezon Finali

Hafiften eskice bir arabanın içindeyim. Klasiklerden bir tane değil. Öyle klişe değil. Gün batmak üzere ve günün o ışığı en güzel anında sürüyorum. Cam açık, arada serin genelde ılık esiyor. Güneşe doğru sürüyorum. Gözlerimi kısmaktan göz kapaklarım acımış ama yine de güneş gözlüğüm yok çünkü dedim ya günün ışığı en güzel anı. Omuzlarım ağrıyor. Dokununca acıyan cinsten. Arada boynumu kıtırdatıyorum. Yol bomboş. Evet bu klişe. Ağaçsız, çırılçıplak bir yol, gittikçe hafif bir eğimle tırmanıyor. Sağ deniz, uçurum. Ağaçlıklar aşağıda. Sol kayalık ve kocaman dağ. Denizin bir kısmında ufuk bomboş, uçsuz bucaksız. Bir kısımda ise devasa yüce dağlar. Sıralama yapacak olursam en sevdiğim ilk üç manzara: 1-dağ 2-yeşil 3-deniz. Ucu gözükmeyen deniz. sımsıkı ağaçlar ve göklere değen tepeler. 
  Yan koltukta pet şişede su var ve her zamanki gibi çok susasam bile üstünden azıcık içilmiş. Ve muhtemelen bir daha içilmeden unutulacak. Asla radyo açık değil. Çıt çıkmamalı ve çıkmıyor. Kuş da mı uçmaz? Uçmuyor. Sadece rüzgar. Ve teker/motor sesi. Ondan da sıkılıyorum ve durduruyorum arabayı. Öyle yolun ortasında değil tabiki. Sağda yol biraz genişliyor. Uçuruma doğru ama korksam da yanaşabilirim. Filmlerde görüyorum hep yanaşıyorlar. Motor susuyor. Ellerim kucağımda. Bazen hiç kıpırdamamaya çalışırım. Nefesimi bile tutarım. Senin tabirinle açarım yine eşek gözlerimi kocaman. Yine öyle anlardan.
  Çok yavaşça nefesimi verip iniyorum. Kapıyı kapatınca da bir süre kıpırdamıyorum. Bir ağaç olsaydı oturup sırtımı yaslardım. Sırtımı yaslamadan oturmayı hiç sevmiyorum. Uzun boylu olunca zor oluyor. Ama hiç ağaç yok. Yine de uca doğru yaklaşıp oturuyorum. İlk önce sırtım dimdik. Çok sürmeyecek yorulup kamburlaşacağım ama o sahnede dimdik durmam lazım. Işık çok güzel. Güneş tam denizin üstünden batacak ve değmesine çok az kaldı. Ne harika manzara ama! Dingin bir tebessüm var yüzümde. Aslında gülümsemiyorum ama baksan gülüyorum sanarsın. Sanırım güzel gözüküyorum o kadrajda. 
  Bacaklarım da ağrımış. Saat geç sayılmaz ama uykum da geliyor. Dedim ya yorulmuşum. Üstelik daha yolum da var. 
Sevdiklerim napıyor, aklıma geliyorlar bir an ama çok da ona odaklanamıyorum o an. Telefonum arkada ve muhtemelen şarjı bitik ve muhtemelen yine ulaşamıyorlar bana. Olsun, alışkınlar. 
Kamera beni orada öylece bırakıp gittikçe yükseliyor, tepeden bir nokta gibi gözüküyorum artık. Bir süre beni öylece izliyor ve kadrajını yavaşça gün batımına doğru çeviriyor... 


Bu dönem sonunda bitti. Ve işte aynen böyle hissediyorum…

20 Haziran 2016 Pazartesi

Fin


Hayatımızın bir döneminde başlamış ve bir süre bize eşlik edip öylece bitivermiş ve bu bitişin taa başlangıcından beri farkında olduğumuz olaylar, kişiler nasıl hissettiriyor biliyor musun?;

Hani film biter, müzik girer, yazılar akar ama film o kadar etkilemiştir ki seni yerinden kalkamazsın diğerleri gibi. Millet daha son sahne olduğunu anlar anlamaz toparlanır, çantalarını kapıp doğrulmaya başlar bile ama sen olduğun yerede kalırsın ya mıhlanmış gibi tüm film bittiği halde. Pıtır pıtır çabuk hareketlerle salondan çıkanlara uyuz olursun çünkü “hadi sen de boşalt” demektir bu. Kalkarsın da o salonun merdivenlerini inerken hala filmi düşünürsün ya. Çantan, hırkan, telefonun bi elindedir, doğru düzgün toparlanmazsın bile. Garip bir sakinlik\dinginlik hissi aslında ama buruk, çünkü bitti. O “vay be..” hali kaldı sana. Sanki onlar orda devam ediyor ama sana bitti. Bu daha kötü. Ya da değil. Onlar da bitti. Orada bitti. Hangisi daha kötü? 
Sonuç olarak bitti ama sen devam ediyorsun ve kimse sana aptal bir film yüzünden etkisinden çıkıp normal hayata dönme süresi verecek değil. Kimse bunun farkında değil. Onlar ne yiyeceklerini konuşmaya başladılar bile ve senden de akışa dahil olmanı bekliyorlar çünkü kimse anlayacak değil. Çünkü olması gereken bu. Onlara göre. Sana göre de aslında. 

Sen böyle kısa bir süre aval aval dolanırsın sonra refleksif olarak adaptasyon süreci başlar; ceketini giyersin-çantanı omzuna asarsın-telefonundan saate bakarsın-cüzdanın yerinde mi diye yoklarsın-adımlarını hızlandırıp diğerlerine yetişirsin. 
Ama aklın hala filmde çünkü ne kadar diğerlerine ayak uydurup devam etsen de sen onlar gibi değilsin. Sen etkilenirsin. Nedense çabuk ve derin etkilenirsin. Bir şekilde bağ kurarsın, fazlasıyla empati yaparsın. İçerlersin, benimsersin. Mantıklı veya değil, gereksiz, saçma, manasız belki. Bunu sonra fark edeceksin zaten. Güncel klasörler açılsa da geri planda o dosyayı açık bırakır düşünürsün. 
Sonra pil azaldı der, sen de “low power mode” a alırsın. O kullanılmayan ama arka planda sürekli çalışıp gücü azaltan dosyayı kapatırsın. 
Pil dayanma gücünü artırmak için. 



Bir sonraki filme kadar ;)

31 Ekim 2015 Cumartesi


  1. İnsan yüzleşmekten kaçtığı şeyi önce reddediyor. 
  2. Ölümüne reddediyor. 
  3. Reddetmek ve bu savında haklı olduğuna kendini inandırmak için delice bir çırpınışa giriyor, yalan yanlış, eğri büğrü, yarım yamalakne varsa, ne bulursa gözlerine sürüyor. 
  4. Gözlerine sürüyor diyorum çünkü aklı gözlerine inmiş oluyor. 
  5. Öyle şiddetli öyle hırslı bir mücadeleye giriyor ki asıl mücadele ettiğinin kendi olduğunu anlayamıyor. 
  6. Çünkü insan bilmez ki eğer mücadelesi karşı tarafla olsa bu denli diş bileyemez.
  7. Çünkü insan bilmez en çok kendine sinirleneceğini.
  8. Çünkü insan bilmez en harlı ateşin bile en fazla bir gün süreceğini eğer ki o ateş içinde değilse. 
  9. Sonra ne olur? 
  10. Bakar ki bu şeyle mücadele edemiyor, ikna edemiyor, e yüzleşemiyor da, e enine boyuna ortaya serme cesaretine de sahip değil çünkü biliyor ucu ona dokunacak, 
  11. İnkar yerini şiddetli bir taaruza bırakıyor. Taaruz ki ne taaruz! 
  12. İnsan çok iyi biliyor ki saldırısı ne kadar şiddetli ve haşin olursa ne kadar güçlü ateş ederse vicdanının sesini, ah pardon karşının sesini o denli kolay bastırabilir. 
  13. Kendinden böylelikle uzaklaşabilir ve "düşmanı olduğu idda ettiği" karşıya odaklanabilir. 
  14. Baş edemiyorsan yok et! 
  15. Çünkü insan aslında kendi yanlışlarını, acizliğinin görmekten o kadar korkuyor ki içinin derinliklerine ulaşmamak için "en doğru" etiketini kendine güzelce yapıştırıyor. 
  16. Ta ki dışardakiler ve bizzat kendi vicdanı gerçeği görmeyene, duymayana dek... 
  17. Fakat hayat bu ya, gün gelip de biri o etiketi biraz zedeleyince, içerisi biraz hava alıp kıpraşınca insan kendine bile inandırdığı bu yalanın bozulma korkusuyla telaşlanıp afallıyor ve etiketi kurcalayana olan kinini kusuyor, başa sardık... 


İnsan bu dediklerimin hiç birini bilmiyor.
Çünkü bunlar rafa kaldırdığımız gerçekler.
İnsan bu dediklerimin hiç birini dinlemiyor/bilmiyor;
Çünkü insan önce reddediyor.

5 Ekim 2015 Pazartesi

29.09.2015

  Okulda ikinci günüm. Daha doğru dürüst tuvaletin yerini bulamazken konferans salonu denilen yeri arıyorum. Neyse bir kaç tur attıktan sonra 2015 girişli olduğunu tahmin ettiğim bi kalabalığın peşine takıldım. Her ne kadar kimse çaktırmak istemese de yeni olduğumuz belliydi. Belki de psikolojik olarak biz ayrıştırıyoruzdur birbirimizi bilemicem. Girdik bi yerden. Oryantasyon çoktan başlamıştı. Salon ful dolu tabi. Sonradan gelenler olarak merdivenlere falan oturmaya başladılar. Tıkadık bi güzel girişi. Ben torpilliyim tabi, bi arkadaşım yer tutmuş bana, onu aramadan önce salona bir göz gezdirdim. Potansiyel arkadaş olunabilecekleri attım hafızaya. Ve yine istemeden kafamda birkaç gruba böldüm tipleri -yine de hepsi şirin gözüküyordu gözüme.
  
  Aslında okulun en sevdiğim yönlerinden biri yeni girişli olmamıza rağmen çoğunun benden büyük olduğunu bilmem. Liseden çıkar çıkmaz giren az oluyor genelde. Ve bu iyi bir şey. Yavaşça arkadaşımın olduğu yere doğru yöneliyorum, "pardon, pard-, afedersiniz, bi müsad-" diye diye yerde oturanların arasından geçiyorum ve korktuğum başıma geliyor. Zaten 3 cm'lik boşluklar, bir de çantalarını koyanlar var sağolsun, "aman basmıyım" derken güzelce bir çocuğun üstüne yalpalıyorum. Çocuğu ezdiğim yetmiyormuş gibi bir de bir güzel omzundan destek alıp yoluma devam ediyorum. Sağolsun ses çıkartmıyor. Torpilli yerime ulaşıp koltuğa gömülüyorum ve yeterince kargaşaya sebep olmanın verdiği suçlulukla oturduğum pozisyonda kıpırdamadan duruyorum bir kaç dakika. 
  Kürsüde biri var. Yaşlıca ama sempatik bir hoca. İkide bir kafasını okuduğu kağıttan kaldırıp kalabalıkla gözgöze gelmeye çalışıyor ama bu seferde konuşmasına hakim olamıyor. Neden bahsediyor olabileceği hakkında fikrim var tabiki ama kendime gelip de adamakıllı dinlemeye başladığım sırada şu cümlesini duyuyorum: "Tebrikler, artık Mimar Sinanlısınız!" ...
Bunu öyle bir tonla söylüyor ki kendinizi burjuva gibi hissetmekten alıkoyamıyorsunuz. Hoş, zaten okula giren herkes bunu farkında ama ister istemez bir garip oluyorum. Tekrar kopuyorum konuşmadan. 
  
"Vay be. Olduk yani sonunda. Olduk da neler çektik be bu yolda.. Bu "kore gazisi" triplerim abartı gelebilir size. Kelimelerce açıklama yapmak yerine davulun sesi uzaktan hoş gelir diyerek konuyu tartışmaya kapıyorum. He bir de çeken bilir, ağaçtan düşeni ağaçtan düşen anlar vb.
Sonucu elde ettim de süreci kazandım mı peki? Bana kalırsa evet. İnşallah evet. Bunu şurdan anlıyorum, eğer ki sonucu elde edemeseydim bile -artık öyle bir ruh haline bürünmüştüm ki- yine de üzülmeyecek hatta süreçte elde ettiklerime sevinecektim inanın bana. Hatta emin bir şekilde söylüyorum ki eğer süreci bu denli zorlu ver karmaşık geçirmeseymişim elde ettiğim sonucun da bir ehemmiyeti kalmayacakmış. Evet 17 damacana kadar göz yaşı dökmüş, bir tutam pasiflora tüketmiş ve hallice antibiyotik kullanmış olabilirim fıjsıdf. Ama öyle güzel şeyler öğrendim öyle güzel kişiler kattım ki hayatıma, öyle anlamlar yükledim ki size göre belki bir şey ifade etmeyen şeylere ve öyle değer kazandı ki çoğu zaman harcadığımız anlar ve öyle somutlaştı ki soyut olanlar. Belki de en önemlisi de buydu. Soyut olanı, ruh olanı, elle tutulamayan gözle görülemeyeni somut yapmak. Maddeden geçip manaya ulaşmak. İşte o zaman anlam kazandı tüm yaşadıklarım, o zaman körü körüne arzulanan okul, kişi, hayat, amaca değil araca dönüştü. Manaya ulaşmaktaki amaç. Ne zamanki kalbimde aşk olanı fâni olanlardan öne aldım işte o zaman o fâniler bâki oldu. Bunu bana gösteren yeri geldi ayarsızca anlam yüklediğim bir sınav oldu yeri geldi sevdiklerim.. Farkında bile olmadan dağın arkasına köprü oldu. İşte tüm bunlar sayesinde Mimar Sinanlı olmak ayrıcalık oldu..." 

Arkadaşımın dürtükleyip bir şey söylemesiyle sıyrılıyorum tüm bu düşüncelerden. Konuşması bitmiş hocanın "tekrar aramıza hoşgeldiniz" diyor ve coşkuyla alkışlıyoruz...

21 Kasım 2014 Cuma

Acımasız Gerçekler.

 Nedendir bilmem sanki etrafımdaki her şeyi kontrol etmem gerekiyormuş hissine kapılıyorum çoğu zaman. Hiç hesapta olmayan hiç planlamadığım bir şey çıkageldiğinde "hoppalaa bu ne şimdi ya" durumuna giriyorum direk. Yakın zamanlarda yaşadığım bana göre şaşırtıcı dışarıdan bakıldığında normal gözükebilecek bir olay vesilesi ile salıyorum düşüncelerimi. -Bu defa ablamın  laptopu ile yazıyorum klavyesine alışık olmadığım için yazım hatası yapabilirim mazur görün :*-

Erkeklerin bir lafı varya "kızları anlamak zor" diye, sanıyorlar ki sadece onlara zor. Belki çevresinde gereğinden fazla kız olmayan bir kız için bu söz anlamsız hatta saçma gelebilir. İtiraf ediyorum gerçekten saçma değil. Bu yılla birlikte kız okulunda 4. yılım dolmuş olacak ve inanın bana her Allah'ın günü kızların neler yapabildiğine şaşırarak geçirmişimdir.  Burda bi araya girmek isterim, okulumu hep sevmişimdir yine olsa yine tercih ederdim fakat 4 yıl boyu tecrübelerime mukabıl öğrendiklerimi sizden sakınacak değilim. Muhtemel ki bazıları benim için de aynı şeyleri düşünmüştür, saygı duyarım. 
Gereğinden fazla kızla bir arada olmanın avantajlarından yeterince faydalanmayı başarabildiğimi düşünüyorum. Neredeyse sosyologluk taslayacağım. Ortam çok güzel çok rahatsınız sürekli kına gecesi tadında geçen teneffüsler bir sürü kız kanka vs vs. Bunları kolayca tahmin edebilirsiniz. Amma velakin şu bir gerçek ki her sahnenin bir kulisi vardır... Daha doğrusu varmış. Her kız lisesi bir bbg bir btb potansiyeli taşıyormuş. Dönemim boyu şöyle adam akıllı şöyle cimcikli saç çekmeli bir kavga gördüm diyemem ama net bir şekilde söylüyorum sessiz sedasız arkadan konuşmaktansa kavga etmek daha mertçe geliyor bana. Aslıda kavgaya gircem de adam toplamak için yazıyorum bu yazıyı dkfjdlzhakh. Yok tabiki öyle bir şey. İnanıyorum ki bu sabır beni yıl sonuna kadar idare eder. Umarım eder. Şu bir gerçek ki hepimiz ahlak kurallarını, doğru davranış profilini biliyoruz. Elbette kavga hiç bir şeye çözüm değil. Muhatabınız sağlıklı iletişim kurabileceğiniz türden biriyse ne âlâ! Kötü örnek teşkil etmek değil amacım. Sadece bir şekilde karşınızdaki insana net olmakta fayda var. Kendimden örnek verecek olursam gıcık olduğum çok kişi olmuştur ve zaman zaman kırıcı da olsam hep dile getirmişimdir hislerimi. Ya da hissettirmişimdir. Belki doğru belki yanlış. Tabiki kimse yüz yüze baktığı arkadaşını kırmak istemez. Amapekifakatlakin kırmamak bozuşmamak uğruna arkadaşınızın arkasından konuşmak ne kadar etiktir? 

Belki de kızların bu kadar karmaşık görünmelerinin temelinde bu çelişki yatıyor: Fazla ince düşünceli olmak ve fazlaca düşüncesiz, ya da daha kibar tabirle, fevri davranmak.  
Ben kendi hatalarımla başkalarını eleştirecek pozisyonda değilim belki. Amma aşikâr olanı dillendirmekte zarar görmüyorum. Çevrenizdeki insanların davranışlarını kontrol edemiyorsunuz. Siz kendi hitabınız doğrultusunda karşı taraftan bir beklenti içine giriyorsunuz, tahminden öteye gidemiyorsunuz. Yanıldığınızı görünce de e inciniyorsunuz haliyle. Gamsız bir tipseniz sadece şaşırmakla yetiniyorsunuz. Eh, napalım. İnsan zamanla her şeyi kabulleniyor. Buna da alışırız. 

31 Temmuz 2014 Perşembe

Ben de bir Fangirl olacağım!

Arkadaşlarım sezon sezon dizi bitirirken ben bir bölüm bile izlemeye üşenen bir insanım. 20 diziyi idare eden biliyorum. Rekorum 5 dizi. Onları da maksimum 3. sezona kadar izleyebildim. Hep film insanı olmuşumdur. Bana göre değil sezonlarca sürecek olaylar. Bir olay başlıyorsa sündürmeden sonanlanacak bir şekilde ve ben bu sonun ne zaman geleceğini bileceğim. En fazla 120 dk içinde. Play tuşuna basacağım ve arkama yaslanıp tek seferlik ilişkimin tadını çıkaracağım. Her hafta, sezon aralarında da aylarca bölüm gözlemeyeceğim. Biliyorum siz severek ve heyecanla yapıyorsunuz bunu fakat ben sanki bir görevmiş havasına bürünüyorum ve bu nedense beni strese sokuyor. Zaten bu yüzden hiç bir zaman fangirl olamadım ya.. Bu açıdan çok renkli bir sınıf bizimkisi. Heyecanlı heyecanlı dizilerinin son bölümünü tartışanlar, şarkıcılarının konser takvimini ezberleyip sevdiği aktörün aşk hayatını düzenli olarak kontrol edenleer.. vs. vs. Okulumuz en sağlam fangirlleri yetiştiriyor (jdkfhvkjsdlfhdlkah).
Bir kaç ay önce ben de bu akıma kapıldım ve tam bir sosyal medya starı olan arkadaşım Elif'e gittim dedim ki "ben de fangirl olmak istiyorum, kimi seçeceğim?" Tamam dedi gel seni de fangirl yapalım, dedim nasıl olacak, bana sevdiğin şarkıcıları falan söyle dedi, başladım saymaya fakat çoğu ya hayatta değildi ya da fangirl olunamayacak kadar ağır başlı insanlardı. 10. dk dan sonra Elif 'böyle olmaz sana bi boyband bulalım' dedi. BOYBAND??! BANA??!! BOYBAND??! Dedim orda duuur. Anladım ki bana göre değil bu fangirllük hikayesi. Fanfriend, fanstudent, fanchild, fanreader falan olurdum belki fakat sanırım benim yapıma tersti bu iş. Ben severim bir müziği dinlerim biter, severim bi filmi izlerim biter, bi oyuncuyu yakışıklı/güzel bulurum, üç-beş fotoğrafını atarım telefonuma biter. Belki de bu halimin sebebi onları aşırı normalleştirmem, "onlar da senin benim gibi insan, ne diye peşinden koşayım" durumuna getiriyorum olayı. Pekala pekala taşlamayın beni. Üşengeçliğimin de bunda payı olabilir. Zaten biliyonuz bağlanma problemlerim falan fişman feşmekan. Ama sanmayın ki biz de bir stalker değiliz! Bizim de kendimize göre araştırdığımız okuduğumuz şeyler var evelallah ;). Gel gelelim şu fangirl olma hikayesi benim için hiç başlamadan böylece bitmiş oldu. Fangirllere saygımız sonsuz. Azminize sağlık...