5 Ekim 2015 Pazartesi

29.09.2015

  Okulda ikinci günüm. Daha doğru dürüst tuvaletin yerini bulamazken konferans salonu denilen yeri arıyorum. Neyse bir kaç tur attıktan sonra 2015 girişli olduğunu tahmin ettiğim bi kalabalığın peşine takıldım. Her ne kadar kimse çaktırmak istemese de yeni olduğumuz belliydi. Belki de psikolojik olarak biz ayrıştırıyoruzdur birbirimizi bilemicem. Girdik bi yerden. Oryantasyon çoktan başlamıştı. Salon ful dolu tabi. Sonradan gelenler olarak merdivenlere falan oturmaya başladılar. Tıkadık bi güzel girişi. Ben torpilliyim tabi, bi arkadaşım yer tutmuş bana, onu aramadan önce salona bir göz gezdirdim. Potansiyel arkadaş olunabilecekleri attım hafızaya. Ve yine istemeden kafamda birkaç gruba böldüm tipleri -yine de hepsi şirin gözüküyordu gözüme.
  
  Aslında okulun en sevdiğim yönlerinden biri yeni girişli olmamıza rağmen çoğunun benden büyük olduğunu bilmem. Liseden çıkar çıkmaz giren az oluyor genelde. Ve bu iyi bir şey. Yavaşça arkadaşımın olduğu yere doğru yöneliyorum, "pardon, pard-, afedersiniz, bi müsad-" diye diye yerde oturanların arasından geçiyorum ve korktuğum başıma geliyor. Zaten 3 cm'lik boşluklar, bir de çantalarını koyanlar var sağolsun, "aman basmıyım" derken güzelce bir çocuğun üstüne yalpalıyorum. Çocuğu ezdiğim yetmiyormuş gibi bir de bir güzel omzundan destek alıp yoluma devam ediyorum. Sağolsun ses çıkartmıyor. Torpilli yerime ulaşıp koltuğa gömülüyorum ve yeterince kargaşaya sebep olmanın verdiği suçlulukla oturduğum pozisyonda kıpırdamadan duruyorum bir kaç dakika. 
  Kürsüde biri var. Yaşlıca ama sempatik bir hoca. İkide bir kafasını okuduğu kağıttan kaldırıp kalabalıkla gözgöze gelmeye çalışıyor ama bu seferde konuşmasına hakim olamıyor. Neden bahsediyor olabileceği hakkında fikrim var tabiki ama kendime gelip de adamakıllı dinlemeye başladığım sırada şu cümlesini duyuyorum: "Tebrikler, artık Mimar Sinanlısınız!" ...
Bunu öyle bir tonla söylüyor ki kendinizi burjuva gibi hissetmekten alıkoyamıyorsunuz. Hoş, zaten okula giren herkes bunu farkında ama ister istemez bir garip oluyorum. Tekrar kopuyorum konuşmadan. 
  
"Vay be. Olduk yani sonunda. Olduk da neler çektik be bu yolda.. Bu "kore gazisi" triplerim abartı gelebilir size. Kelimelerce açıklama yapmak yerine davulun sesi uzaktan hoş gelir diyerek konuyu tartışmaya kapıyorum. He bir de çeken bilir, ağaçtan düşeni ağaçtan düşen anlar vb.
Sonucu elde ettim de süreci kazandım mı peki? Bana kalırsa evet. İnşallah evet. Bunu şurdan anlıyorum, eğer ki sonucu elde edemeseydim bile -artık öyle bir ruh haline bürünmüştüm ki- yine de üzülmeyecek hatta süreçte elde ettiklerime sevinecektim inanın bana. Hatta emin bir şekilde söylüyorum ki eğer süreci bu denli zorlu ver karmaşık geçirmeseymişim elde ettiğim sonucun da bir ehemmiyeti kalmayacakmış. Evet 17 damacana kadar göz yaşı dökmüş, bir tutam pasiflora tüketmiş ve hallice antibiyotik kullanmış olabilirim fıjsıdf. Ama öyle güzel şeyler öğrendim öyle güzel kişiler kattım ki hayatıma, öyle anlamlar yükledim ki size göre belki bir şey ifade etmeyen şeylere ve öyle değer kazandı ki çoğu zaman harcadığımız anlar ve öyle somutlaştı ki soyut olanlar. Belki de en önemlisi de buydu. Soyut olanı, ruh olanı, elle tutulamayan gözle görülemeyeni somut yapmak. Maddeden geçip manaya ulaşmak. İşte o zaman anlam kazandı tüm yaşadıklarım, o zaman körü körüne arzulanan okul, kişi, hayat, amaca değil araca dönüştü. Manaya ulaşmaktaki amaç. Ne zamanki kalbimde aşk olanı fâni olanlardan öne aldım işte o zaman o fâniler bâki oldu. Bunu bana gösteren yeri geldi ayarsızca anlam yüklediğim bir sınav oldu yeri geldi sevdiklerim.. Farkında bile olmadan dağın arkasına köprü oldu. İşte tüm bunlar sayesinde Mimar Sinanlı olmak ayrıcalık oldu..." 

Arkadaşımın dürtükleyip bir şey söylemesiyle sıyrılıyorum tüm bu düşüncelerden. Konuşması bitmiş hocanın "tekrar aramıza hoşgeldiniz" diyor ve coşkuyla alkışlıyoruz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder