30 Ekim 2013 Çarşamba

MY LITTLE LOVE STORY

Kışın ortasıydı sanırım. O yıl  epey soğuktu. Annem her evden çıkışımızda olduğu gibi yine beni lahana gibi giydirmişti. Sadece gözlerim gözüküyordu ve içime kat kat giydiğim hırkalardan dolayı kollarım iki yanda açık duruyordu. Üstümün tüm kalınlığına rağmen montumun altından sadece külotlu çorabım gözüküyordu. Ve dev çizmelerim! Kılçık gibi bacaklarımın altıda goril ayağı gibi duran o çizmelerden hep nefret etmişimdir. 
Yeni kayıt olduğum anaokuluna doğru yola çıkmıştık. Annem o zamanlar yeni araba kullanmayı öğrenmişti ve yollar da buz olduğu için dakika başı ya kayıyorduk ya da yokuşu alamadığımız için arkadaki arabalardan küfür içerikli kornalar yiyorduk. Aslında çoğu anaokulu sezona başlamıştı ama çocukluğumda her kış 3 günde bir hasta oluyordum ve kayıt için hasta olmadığım bir zamanı bekliyorlardı  bu yüzden herkesten 1 ay sonra başlamıştım. Anaokuluna vardığımızda annem park yerine giremediği için -yine!- arabayı yolun ortasında bırakmak zorunda kalmıştı ve apar topar beni okula sokup hocalardan birinin eline tutuşturdu:"Çantada antibiyotiği var öğle yemeğinden sonra içecek, bide öksürük şurubu var, aman çok koşmasın olur mu, hadi annecim baban akşama gelir". Annem gittikten sonra 10 dk boyu üzerimdeki "katmanları" çıkarmaya çalıştılar, ne zamanki lahana gibi değil normal bir çocuk gibi gözüktüm, oyun oynamaya hazırdım. Çocukluğumdan beri aynıyım, yeni ortamlarda arkadaş bulmakta zorlanmam, hemen sokuluveririm, ama önce arkadaş olunacak bi kız seçmem lazımdı. 
Kural basitti; "SADECE OYUN OYNA" bizde öyle yapıyorduk, derkeen sınıfın kapısı açıldı ve hocamız -pardon öğretmenimiz- yeni bir öğrenciyi takdim etti; Eren. Yani öyleymiş adı. Zahmet edip parmak boyama ara verdim ve kafamı kaldırdım, kıvırcık saçları kafasına büyük gelmiş gibi bir hali vardı, heralde annesi onu da kat kat giydirmiş olacak ki yanakları kırmızı kırmızıydı. Bana bakıyordu. Niye bakıyo acaba diye hiç düşünmedim, çok olağan birşeymiş gibi bende ona bakıyordum. Yanıma geldi, anladım ki o da benim gibi yeni iyileşmiş, ağzı hala o iğrenç öksürük şuruplarından kokuyordu. Oturdu. Hala bakışıyorduk. En sonunda resmimi bitirmeye kara verdim. O da bir kağıt aldı ve kendininkine başladı. O gün yemek masasında da yan yanaydık. Ve bahçede, ve şarkı söylerken. Fakat hiç konuşmuyorduk. Ben arkadaşlarıma dünyanın en boş hikayelerini anlatıyordum, kafamdan olaylar uydurup onları inandırmaya çalışıyordum ve hiç susmuyordum, o da arkadaşlarıyla sürekli bilmiş bilmiş birşeyler konuşuyordu ama biz konuşmuyorduk. Günler böyle gelip geçti. Neredeyse tüm günü birlikte  geçiriyor fakat tek kelime dahi etmiyorduk. O benim boya olmuş ellerimi silmem için ıslak mendil veriyordu, sütü sevmediğimi bildiği için -çok belli etmiş olmalıyım- benimkini de çaktırmadan içiyordu. Süt içmek zorunluydu -.- Ben onun için fazladan çikolata getiriyordum, bitiremediği resimleri tamamlıyordum, hâlâ konuşmuyorduk. O şurubunu içerken şapşal şapşal onun yanında gidiyordum ve ekşittiği yüzüne bakıp "hığ hığ hığ" diye gülüyordum, o da aynı şeyi bana yapıyordu, yine konuşmuyorduk. Sonra neler mi oldu ? 
                                                    TO BE CONTINUED

1 Ekim 2013 Salı

KAYAN YILDIZLAR

"Hala kayıp giden yıldızları hatırlıyor musun? 

Göklerde hızlı atlar gibi dörtnala geçen

Ve ansızın arzularımızın engellerini aşan

Anımsıyor musun? 

Oysa o kadar da dilek tutmuştuk.

Çünkü önceden sayısız yıldız vardı;

Her göğe baktığımızda onların gözüpek 

Oyununa şaşıp kalıyorduk.

Diğer yandan içten içe

Bu pırıltılı yıldızların ayrışmasını izlerken 

Kendimizi güven ve emniyet içinde hissediyorduk

Bir şekilde onların kayıp gitmesinden

Kurtulduğumuzu bilerek."
RAINER MARIA RILKE