31 Ekim 2015 Cumartesi


  1. İnsan yüzleşmekten kaçtığı şeyi önce reddediyor. 
  2. Ölümüne reddediyor. 
  3. Reddetmek ve bu savında haklı olduğuna kendini inandırmak için delice bir çırpınışa giriyor, yalan yanlış, eğri büğrü, yarım yamalakne varsa, ne bulursa gözlerine sürüyor. 
  4. Gözlerine sürüyor diyorum çünkü aklı gözlerine inmiş oluyor. 
  5. Öyle şiddetli öyle hırslı bir mücadeleye giriyor ki asıl mücadele ettiğinin kendi olduğunu anlayamıyor. 
  6. Çünkü insan bilmez ki eğer mücadelesi karşı tarafla olsa bu denli diş bileyemez.
  7. Çünkü insan bilmez en çok kendine sinirleneceğini.
  8. Çünkü insan bilmez en harlı ateşin bile en fazla bir gün süreceğini eğer ki o ateş içinde değilse. 
  9. Sonra ne olur? 
  10. Bakar ki bu şeyle mücadele edemiyor, ikna edemiyor, e yüzleşemiyor da, e enine boyuna ortaya serme cesaretine de sahip değil çünkü biliyor ucu ona dokunacak, 
  11. İnkar yerini şiddetli bir taaruza bırakıyor. Taaruz ki ne taaruz! 
  12. İnsan çok iyi biliyor ki saldırısı ne kadar şiddetli ve haşin olursa ne kadar güçlü ateş ederse vicdanının sesini, ah pardon karşının sesini o denli kolay bastırabilir. 
  13. Kendinden böylelikle uzaklaşabilir ve "düşmanı olduğu idda ettiği" karşıya odaklanabilir. 
  14. Baş edemiyorsan yok et! 
  15. Çünkü insan aslında kendi yanlışlarını, acizliğinin görmekten o kadar korkuyor ki içinin derinliklerine ulaşmamak için "en doğru" etiketini kendine güzelce yapıştırıyor. 
  16. Ta ki dışardakiler ve bizzat kendi vicdanı gerçeği görmeyene, duymayana dek... 
  17. Fakat hayat bu ya, gün gelip de biri o etiketi biraz zedeleyince, içerisi biraz hava alıp kıpraşınca insan kendine bile inandırdığı bu yalanın bozulma korkusuyla telaşlanıp afallıyor ve etiketi kurcalayana olan kinini kusuyor, başa sardık... 


İnsan bu dediklerimin hiç birini bilmiyor.
Çünkü bunlar rafa kaldırdığımız gerçekler.
İnsan bu dediklerimin hiç birini dinlemiyor/bilmiyor;
Çünkü insan önce reddediyor.

5 Ekim 2015 Pazartesi

29.09.2015

  Okulda ikinci günüm. Daha doğru dürüst tuvaletin yerini bulamazken konferans salonu denilen yeri arıyorum. Neyse bir kaç tur attıktan sonra 2015 girişli olduğunu tahmin ettiğim bi kalabalığın peşine takıldım. Her ne kadar kimse çaktırmak istemese de yeni olduğumuz belliydi. Belki de psikolojik olarak biz ayrıştırıyoruzdur birbirimizi bilemicem. Girdik bi yerden. Oryantasyon çoktan başlamıştı. Salon ful dolu tabi. Sonradan gelenler olarak merdivenlere falan oturmaya başladılar. Tıkadık bi güzel girişi. Ben torpilliyim tabi, bi arkadaşım yer tutmuş bana, onu aramadan önce salona bir göz gezdirdim. Potansiyel arkadaş olunabilecekleri attım hafızaya. Ve yine istemeden kafamda birkaç gruba böldüm tipleri -yine de hepsi şirin gözüküyordu gözüme.
  
  Aslında okulun en sevdiğim yönlerinden biri yeni girişli olmamıza rağmen çoğunun benden büyük olduğunu bilmem. Liseden çıkar çıkmaz giren az oluyor genelde. Ve bu iyi bir şey. Yavaşça arkadaşımın olduğu yere doğru yöneliyorum, "pardon, pard-, afedersiniz, bi müsad-" diye diye yerde oturanların arasından geçiyorum ve korktuğum başıma geliyor. Zaten 3 cm'lik boşluklar, bir de çantalarını koyanlar var sağolsun, "aman basmıyım" derken güzelce bir çocuğun üstüne yalpalıyorum. Çocuğu ezdiğim yetmiyormuş gibi bir de bir güzel omzundan destek alıp yoluma devam ediyorum. Sağolsun ses çıkartmıyor. Torpilli yerime ulaşıp koltuğa gömülüyorum ve yeterince kargaşaya sebep olmanın verdiği suçlulukla oturduğum pozisyonda kıpırdamadan duruyorum bir kaç dakika. 
  Kürsüde biri var. Yaşlıca ama sempatik bir hoca. İkide bir kafasını okuduğu kağıttan kaldırıp kalabalıkla gözgöze gelmeye çalışıyor ama bu seferde konuşmasına hakim olamıyor. Neden bahsediyor olabileceği hakkında fikrim var tabiki ama kendime gelip de adamakıllı dinlemeye başladığım sırada şu cümlesini duyuyorum: "Tebrikler, artık Mimar Sinanlısınız!" ...
Bunu öyle bir tonla söylüyor ki kendinizi burjuva gibi hissetmekten alıkoyamıyorsunuz. Hoş, zaten okula giren herkes bunu farkında ama ister istemez bir garip oluyorum. Tekrar kopuyorum konuşmadan. 
  
"Vay be. Olduk yani sonunda. Olduk da neler çektik be bu yolda.. Bu "kore gazisi" triplerim abartı gelebilir size. Kelimelerce açıklama yapmak yerine davulun sesi uzaktan hoş gelir diyerek konuyu tartışmaya kapıyorum. He bir de çeken bilir, ağaçtan düşeni ağaçtan düşen anlar vb.
Sonucu elde ettim de süreci kazandım mı peki? Bana kalırsa evet. İnşallah evet. Bunu şurdan anlıyorum, eğer ki sonucu elde edemeseydim bile -artık öyle bir ruh haline bürünmüştüm ki- yine de üzülmeyecek hatta süreçte elde ettiklerime sevinecektim inanın bana. Hatta emin bir şekilde söylüyorum ki eğer süreci bu denli zorlu ver karmaşık geçirmeseymişim elde ettiğim sonucun da bir ehemmiyeti kalmayacakmış. Evet 17 damacana kadar göz yaşı dökmüş, bir tutam pasiflora tüketmiş ve hallice antibiyotik kullanmış olabilirim fıjsıdf. Ama öyle güzel şeyler öğrendim öyle güzel kişiler kattım ki hayatıma, öyle anlamlar yükledim ki size göre belki bir şey ifade etmeyen şeylere ve öyle değer kazandı ki çoğu zaman harcadığımız anlar ve öyle somutlaştı ki soyut olanlar. Belki de en önemlisi de buydu. Soyut olanı, ruh olanı, elle tutulamayan gözle görülemeyeni somut yapmak. Maddeden geçip manaya ulaşmak. İşte o zaman anlam kazandı tüm yaşadıklarım, o zaman körü körüne arzulanan okul, kişi, hayat, amaca değil araca dönüştü. Manaya ulaşmaktaki amaç. Ne zamanki kalbimde aşk olanı fâni olanlardan öne aldım işte o zaman o fâniler bâki oldu. Bunu bana gösteren yeri geldi ayarsızca anlam yüklediğim bir sınav oldu yeri geldi sevdiklerim.. Farkında bile olmadan dağın arkasına köprü oldu. İşte tüm bunlar sayesinde Mimar Sinanlı olmak ayrıcalık oldu..." 

Arkadaşımın dürtükleyip bir şey söylemesiyle sıyrılıyorum tüm bu düşüncelerden. Konuşması bitmiş hocanın "tekrar aramıza hoşgeldiniz" diyor ve coşkuyla alkışlıyoruz...