Aslında sadece Natalie Portman oynuyor diye izlemiştim bu filmi -Portman favorilerimdendir- ama şu an bendeki yeri çok farklı Leon'un. Film güzel evet, son sahnesi acıklı, müzikleri kaliteli, karakterler kıyafetler falan 10 numara. Ama Leon başlı başına hayranlık uyandırdı bende. Hiç öyle ünlü takıntım ya da hayranlığım olmadı. Her zaman karakterlere hayran olmuşumdur. Örneğin Robert Downey'i sevmem Sherlocktandır, Ryan Gosling beğenim Blue Valantine'dan gelir gibi gibi. Tabi ki yakışıklı olmaları da etkin rol oynuyor burda. Fakat Leon hayranlığımda tipin hiç bir katısı yok. Sadece yaratılan karaktere tüm beğenim. Bilmiyorum belki ciddi duruşu belki hafif psikopatvari görüntüsü, sert tavırları hayalimdeki erkek modeliyle bütünleşti ya da tamamiyle başka bir sebepten. İlk kez görüntüyü es geçerek beğendim bir karakteri. Karakteri yaratanın aklına sağlık. İzlemenizi tavsiye ediyorum.
21 Temmuz 2013 Pazar
16 Temmuz 2013 Salı
İlginç
İlginç olan şu; sen evinin balkonunda oturuyosun birden gökyüzüne bakıp bir yıldıza odaklanıyosun, aynı anda kilometrelerce ötede biri, sokakta yürüyor aslında elinde cep telefonu var ve ekrana kilitlenmiş ama durup başını kaldırıyor ve aynı yıldızı görüyor, aynı zamanda kilometrelerce ötede biri, yatağında yatıyor ve penceresinden gökyüzüne bakıyor ve o da aynı yıldıza. İlginç olan bunların hiç biri aslında, ilginç olan senin bunları bilmediğin halde yüksek bir ihtimalle olduğunu varsayman. İlginç olan, kesinliği kanıtlanamayan ama olduğuna inandığımız şeyler.
14 Temmuz 2013 Pazar
There's no chance for us
It's all decided for us
This world has only one sweet moment set aside for us
Who wants to live forever
Who wants to live forever?
Who dares to love forever?
When love must die
It's all decided for us
This world has only one sweet moment set aside for us
Who wants to live forever
Who wants to live forever?
Who dares to love forever?
When love must die
11 Temmuz 2013 Perşembe
Mektup mu ?
Hayal edin;
Küçük şirin bir apartman dairesinde tek kişilik huzurlu bir hayatınız var. Eski tarzda bir ev, balkonundan hafif deniz manzarası gören, salon camlarına kadar uzanan ağaç dalları olan. Kendine münhasır bir yaşam tarzınız var. Sabahları ekmek aldığınız fırın belli, dönüşte günlük süt almak için uğradığınız bakkal belli. Pekala birde giriş katında camında demirler olan dairede oturan ton ton bir teyzeniz bile var. Sizi koruyup kollayan türden.
Sakin bir film başlangıcı edasıyla güne uyanıyorsunuz. Odanızdaki ahşap pencereden içeri sızan güneş kirpiklerinizden içeri sızmayı da başarmış. Beyaz üstüne küçük mavi çiçekleri olan tulum formlu pijamanız üzerinizde. Pikenizi atıp kalktınız. Sebebini benimde bilmediğim bir nedenden ötürü yüzünüzde gülümseme var. Sebebi olmaması daha iyi aslında. Kurcalamayalım. Üst katınızdaki ailenin 7 yaşındaki kızı geçerken sizin kapınıza da ekmek torbasını asıvermiş. Apartman sizi kızı gibi benimsemiş. Teşekkür edercesine gülümseyip içeri alıyorsunuz ekmeği. Üstelik torbaya birde sakız atmış. Düşünceli kız. Mutfağa yönelmişken kapı çalıyor. Açıyorsunuz haliyle. Postacı. Annemler mi bir şey gönderdi acaba diye düşünüyorsunuz. Ya da muhtemelen bi fatura falan. Akrabalarınızdan biri evleniyor ve davetiye yollamışlar? Hayır. Hiç biri. Mektup diyor postacı. Mektup mu? Şaşırıyorsunuz. Yıl 2013. E-mail den de mi haberi yok bu mektup atanın? Postacı şaşkın halinize gülüyor. Pijamalarınızın da etkisi olsa gerek. Daha da uzatmadan imzalayıp alıyorsunuz. Bir elinizde hala ekmek torbasını tutarken diğeriyle evirip çeviriyorsunuz zarfı. İsim yok. Ne o? Bi koku mu var? Ah evet, kokulu zarf. Mutfak masasına oturuyorsunuz. Ekmeğin ucundan büyük bir parça koparıp ağzınıza tıkıyorsunuz -ki en sevdiğiniz şey. Açıyorsunuz zarfı. Daha mektubu okumadan sonuna bakıyorsunuz kimin yazdığını öğrenmek için. Erkek arkadaşınız. Şöyle de bir giriş yapmış; E-mailler kokulu olmuyor küçük hanım. Duraklıyorsunuz, mutfağın balkona açılan açık kapısından dışarı bir gülümseme gönderiyorsunuz. Sahibine ulaştığına eminsiniz.
Küçük şirin bir apartman dairesinde tek kişilik huzurlu bir hayatınız var. Eski tarzda bir ev, balkonundan hafif deniz manzarası gören, salon camlarına kadar uzanan ağaç dalları olan. Kendine münhasır bir yaşam tarzınız var. Sabahları ekmek aldığınız fırın belli, dönüşte günlük süt almak için uğradığınız bakkal belli. Pekala birde giriş katında camında demirler olan dairede oturan ton ton bir teyzeniz bile var. Sizi koruyup kollayan türden.
Sakin bir film başlangıcı edasıyla güne uyanıyorsunuz. Odanızdaki ahşap pencereden içeri sızan güneş kirpiklerinizden içeri sızmayı da başarmış. Beyaz üstüne küçük mavi çiçekleri olan tulum formlu pijamanız üzerinizde. Pikenizi atıp kalktınız. Sebebini benimde bilmediğim bir nedenden ötürü yüzünüzde gülümseme var. Sebebi olmaması daha iyi aslında. Kurcalamayalım. Üst katınızdaki ailenin 7 yaşındaki kızı geçerken sizin kapınıza da ekmek torbasını asıvermiş. Apartman sizi kızı gibi benimsemiş. Teşekkür edercesine gülümseyip içeri alıyorsunuz ekmeği. Üstelik torbaya birde sakız atmış. Düşünceli kız. Mutfağa yönelmişken kapı çalıyor. Açıyorsunuz haliyle. Postacı. Annemler mi bir şey gönderdi acaba diye düşünüyorsunuz. Ya da muhtemelen bi fatura falan. Akrabalarınızdan biri evleniyor ve davetiye yollamışlar? Hayır. Hiç biri. Mektup diyor postacı. Mektup mu? Şaşırıyorsunuz. Yıl 2013. E-mail den de mi haberi yok bu mektup atanın? Postacı şaşkın halinize gülüyor. Pijamalarınızın da etkisi olsa gerek. Daha da uzatmadan imzalayıp alıyorsunuz. Bir elinizde hala ekmek torbasını tutarken diğeriyle evirip çeviriyorsunuz zarfı. İsim yok. Ne o? Bi koku mu var? Ah evet, kokulu zarf. Mutfak masasına oturuyorsunuz. Ekmeğin ucundan büyük bir parça koparıp ağzınıza tıkıyorsunuz -ki en sevdiğiniz şey. Açıyorsunuz zarfı. Daha mektubu okumadan sonuna bakıyorsunuz kimin yazdığını öğrenmek için. Erkek arkadaşınız. Şöyle de bir giriş yapmış; E-mailler kokulu olmuyor küçük hanım. Duraklıyorsunuz, mutfağın balkona açılan açık kapısından dışarı bir gülümseme gönderiyorsunuz. Sahibine ulaştığına eminsiniz.
8 Temmuz 2013 Pazartesi
1 Temmuz 2013 Pazartesi
Evvel zaman içinde saf bir Sedacık varmış.
Size ne kadar saf bi çocuk olduğumu anlatayım
1. sınıfın başlarıydı. Boyum uzun olduğu için hoca en arkaya Abdullah diye sümüklü bir çocukla oturtmuştu. Herkes kızla oturuyordu bi ben erkekle eşleşmiştim ve Abdullah sürekli ağladığı için sürekli burnu akıyordu. 6 dersti o zaman okul ve 6 ders boyu ağlamıştı. Şimdi noldu acaba o çocuğa? neyse. Bende ertesi gün gittim öğretmenime söyledim (o zamanlar hoca yoktu tabi) bak kadının adını da unutmuşum. Zaten hiç sevmezdim. Neyse işte beni Tuğçe diye bi kızla oturttu. Sınıfta 46 kişiydik ve ben sınıfın 2. sümüklüsüne denk gelmiştim. Yapcak bir şey yok oturdum paşa paşa. Sürekli bana bir şeyler anlatıyordu. Bi gün gelip babamla annem boşanıyo diyodu bi gün benim babam ölü diyodu. Bende yavrum ne dese inanıyordum. Acıyodum buna yemeğimi falan paylaşıyodum. Bak bi gün hiç unutmam, geldi yine bu tam yemek teneffüsü o günde en güzel menümü hazırlamıştı annem, kurabiye meyveli yoğurt falan neyse işte -napıyosun dedi dedim yemek yicem, -ben yiyebilir miyim dedi, bak bide azıcık alabilir miyim falanda yok "BEN YİYEBİLİR MİYİM". Sinirlendim yemeğin yok mu senin dedim -yok biz fakiriz hem bak dişim kanıyo dedi, ne alakaysa artık. Dedim göster bakayım, gösterdi baktım kan falan yok dedim hani nerde, demez mi benim kanım beyaz akar diye. Asıl bomba benim inanıp tüm yemeğimi vermem oldu... Hala ne zaman hatırlasam gülüyorum kendime ve birazda kızıyorum, nasıl vermişim o güzelim yemeğimi. Böylesine saf bi çocuktum işte. Yalnız kız ağır yalancıydı. Nerdedir kim bilir şimdi. Gideyimde faceden bulmaya çalışayım. Epey hikaye vardır şimdi onda ;)
1. sınıfın başlarıydı. Boyum uzun olduğu için hoca en arkaya Abdullah diye sümüklü bir çocukla oturtmuştu. Herkes kızla oturuyordu bi ben erkekle eşleşmiştim ve Abdullah sürekli ağladığı için sürekli burnu akıyordu. 6 dersti o zaman okul ve 6 ders boyu ağlamıştı. Şimdi noldu acaba o çocuğa? neyse. Bende ertesi gün gittim öğretmenime söyledim (o zamanlar hoca yoktu tabi) bak kadının adını da unutmuşum. Zaten hiç sevmezdim. Neyse işte beni Tuğçe diye bi kızla oturttu. Sınıfta 46 kişiydik ve ben sınıfın 2. sümüklüsüne denk gelmiştim. Yapcak bir şey yok oturdum paşa paşa. Sürekli bana bir şeyler anlatıyordu. Bi gün gelip babamla annem boşanıyo diyodu bi gün benim babam ölü diyodu. Bende yavrum ne dese inanıyordum. Acıyodum buna yemeğimi falan paylaşıyodum. Bak bi gün hiç unutmam, geldi yine bu tam yemek teneffüsü o günde en güzel menümü hazırlamıştı annem, kurabiye meyveli yoğurt falan neyse işte -napıyosun dedi dedim yemek yicem, -ben yiyebilir miyim dedi, bak bide azıcık alabilir miyim falanda yok "BEN YİYEBİLİR MİYİM". Sinirlendim yemeğin yok mu senin dedim -yok biz fakiriz hem bak dişim kanıyo dedi, ne alakaysa artık. Dedim göster bakayım, gösterdi baktım kan falan yok dedim hani nerde, demez mi benim kanım beyaz akar diye. Asıl bomba benim inanıp tüm yemeğimi vermem oldu... Hala ne zaman hatırlasam gülüyorum kendime ve birazda kızıyorum, nasıl vermişim o güzelim yemeğimi. Böylesine saf bi çocuktum işte. Yalnız kız ağır yalancıydı. Nerdedir kim bilir şimdi. Gideyimde faceden bulmaya çalışayım. Epey hikaye vardır şimdi onda ;)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

